RADYO DİNLE
Get the Flash Player to see this player.
Üye girişi yaparak sizde resim, video ve şiir paylaşabilirsiniz.
Magazin
Haberler

Bulunduğunuz Sayfa ‘Hikayeler-Faydalı bilgiler’

İYİMSER MİSİNİZ; KÖTÜMSER Mİ?

İYİMSER MİSİNİZ; KÖTÜMSER Mİ?

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Birbirine tıpa tıp benzeyen ikiz kardeşlermiş ama karakterleri birbirinden çok farklıymış.

Birisi terlediğinde diğeri üşür, biri oynamak istediğinde diğeri uyurmuş.

Birisi her şeyde olumlu bir yan bulan bir iyimser/optimist, diğeri ise bir kötümser/pesimistmiş.

Yaş günleri geldiğinde, babaları onların tepkilerini görmek için bir plan yapmış.

Kötümser olan oğlunun odasını akla gelebilecek her türden yeni ve heyecan verici oyuncakla doldurmuş.

İyimser oğlunun odasına ise at pislikleri bırakmış.

Çocuklar odalarına gidip de sürprizleri gördükten sonra, baba önce kötümser oğlunun yanına uğramış ve onu oyuncakların ortasında oturup ağlarken bulmuş.

Merakla sormuş:

”Neden ağlıyorsun?”

”Bu kadar oyuncağın nasıl çalıştığını anlamak zorundayım!

Çalıştırmak için onlara pil takmam gerekecek ve nasıl durmadan pil takacağım?

Üstelik arkadaşlarım onları isteyecek, vermek zorunda kalacağım!

Zaten bu oyuncaklar zamanla kırılacak!” diye cevap vermiş kötümser çocuk.

Baba hayretle odadan çıkıp iyimser oğlunun kapısını aralamış.

Küçük oğlan sevinç içinde zıplıyor, şarkılar söylüyormuş.

Babası sormuş:

”Niçin bu kadar mutlusun?”

Çocuk yüzünde kocaman bir gülümsemeyle cevap vermiş:

”Odamda at pislikleri olduğuna göre, buralarda bir yerde, beni bekleyen bir tay olmalı!”

——

Siz hangi çocuğa daha yakın hissettiniz kendinizi?

Aramızdan bazıları, yarı dolu bir bardağa bakıp yarısının boş, bazılarımız ise yarısının dolu olduğunu görür.

Kimimiz her olumsuzlukta bir hayır olduğuna, tünelin sonunda mutlaka ışığın belireceğine inanır.

Kimimizse en güzel zamanlarda dahi, her an ortaya çıkabilecek bir terslik, bir olumsuzluk bekler; ışığın ne zaman kaybolup da karanlık bir tünelin belireceğine kafa yorar.

Bu farklı iki farklı yaklaşımın sadece basit bir mizaç farklılığı olmadığını, insanların yaşam kalitelerinde büyük farklılıklar yarattığını artık net bir biçimde biliyoruz!

Yıllardır yürütülen pek çok araştırma, iyimserliğin insan sağlığı açısından yararlı olduğu vurguluyor.

İyimserlerin sağlıklarına daha çok özen gösterdikleri, stresle daha etkin biçimde başa çıktıkları, beden ve ruh sağlıklarının daha iyi olduğu biliniyor.

Kötümser düşünmenin, insanın içini huzursuzlukla doldurarak onun hayattan keyif almasını engellediğini ve başkalarıyla ilişkilerini bozduğunu ise çoğumuz biliyoruz.

Kötümserliğe bağlı stres, bedensel ve ruhsal ciddi sağlık sorunlarına yol açıyor.

İyimser ve kötümserlerin algıları da birbirinden oldukça farklı.

İyimserler, başlarına gelen olumsuz olaylardan yalnızca kendilerini değil çevrelerini ve koşullarını da sorumlu tutuyor, kötümserler ise sadece kendilerini suçluyorlar.

İyimserler olumsuz olayların kısa sürede biteceğine, kötümserler ise olumsuzluğun hep süreceğine inanıyor.

İyimserler, olaylara çözüm bulma konusunda gayret gösterirken, kötümserler daha kolay pes ediyor.

Kuşkusuz iyimserlik, kişinin kendisi ve çevresi için olumlu bir özellik ama ya aşırıya kaçılırsa?

İyimser, ya gerçeklerden kopuk bir aymaza dönüşürse?

İyimserliği, Pollyanna olmakla karıştırmayın!

Yaşamı özenle yaşamak ve çözüm odaklı olmakla, zorlukları yok saymanın, umursamamanın birbirinden çok farklı olduğunu görmek gerekiyor.

En akılcı çözüm, iyimserlikle kötümserlik arasında uzanan ve ”gerçekçilik” adı verilen bir alanda kalabilmek!

Bu alanı değerlendirmeyi bilen gerçekçiler, hem iyimserliğin hem de kötümserliğin sunduğu avantajlardan yararlanıyorlar.

Olumlu düşünüyor, olumlu davranıyor ama olası veya gerçek olumsuzluklara yönelik ölçülü bir dikkat ve özeni elden bırakmıyorlar.

Tüm bu okuduklarınızdan sonra, iyimser mi yoksa kötümser mi olduğunuza karar veremiyorsanız, şu soruları kendinize sorabilirsiniz:

Kendimden söz ederken seçtiğim sözcükler olumlu mu?

Olumsuz mu?

Yaşadığım sorunları yaşam dersleri veren, çözülebilir problemler gibi mi görüyorum?

Onlar karşısında çaresiz miyim?

Gelecekte güzel günler inşa etme konusunda kendime güveniyor muyum?

Gelecek gözümü mü korkutuyor?

Başıma gelen olumsuz olayların aslında, herkesin başına gelebilecek türden talihsizlikler mi olduğunu düşünüyorum?

Kaderin hep beni kurban seçtiğine mi inanıyorum?

İhtiyaç duyduğumda, çekinmeden yardım isteyebiliyor muyum?

Kimsenin bana yardım edemeyeceğine mi inanıyorum?

En zor koşullarda bile şükran duyacak bir şeyler buluyor muyum?

Öyle zamanlarda her şey gözümden siliniyor mu?

Dilerim verdiğiniz cevaplar hoşunuza gitmiştir!

Gitmediyse, yapmanız gereken şey belli:

Cevaplarınızı nasıl değiştireceğinizi düşünmeniz ve bulduğunuz yeni yollar için çaba sarf etmeniz gerekiyor!

ÖĞRENDİM…

BEN,
Canım sıkkınken uyumayı öğrendim,beni tanıyanlar inanmayacaklar ama sessiz kalmayı öğrendim. Anladım ki ”ağaç yaşken eğilir”, ne öğreteceğim ellisini ge…çmişe? Diyerek susmayı ve kaçmayı öğrendim. Kavga etmeyi iyi bilirim de sonra hep ne yaparsan yap,karşıdakinin haklı olduğunu öğrendim !
Sevmeyi öğrendiğimde herkesin nefret etmeyi daha iyi becerdiğini öğrendim.
Gördüm ki ne zaman dinginleştiriyor hayat seni; o vakit de ölüyorsun öğrendim.
Kemal Sunal’ a güldürdü en çok beni hayat, bir tiyatro oyununda ağladım en fazla; hayatsa düşündürür hala..
Güçlü kalmayı öğrendim,kafa tutmayı..Martılar simidi severler aşıkları değil,anladım.
Lüks yerlerde garsonlar takım elbise giyer,paran varsa vale kapını açar.
Ama ben, her seferinde ucuz kot pantolonlar giyen garsonların servis yaptığı yerlerde yemek yemenin keyfinin başka yerde yaşanmayacağını öğrendim.
kendini yaşamanın anne olmakla dahi eş değer olmadığını öğrendim. Çocuklarının babası vardı, halbuki fiilen hem ana hem baba olsam da gerçekte yalnızca kendimin annesi olduğumu öğrendim.
Erken anne olursan onlarla büyür,gelişirsin dedi periler kulağıma; onlarla anlaşmayı öğrendim.
Düzenim bozulmasın diye aşktan kaçmayı öğrendim. İşin yoksa makyaj yap , parfüm sık , bunları sadece kendim için yapmayı öğrendim. Sigaraya zam getirip duruyorlar tutunacak dal bırakmıyorlar adama ; öğrendim..
Aşık oldum,sevildim ,tapılan kadın oldum,ölümün en kötü ayrılık olduğunu öğrendim.
Gök kuşağından indim. Yerdeyim. Bütün renkler ellerimde şimdi. Hayat duvarlarını istediğim renge boyamayı öğrendim. Gündüz gözü nemli gözlerimle bilmem kaçıncı devrimi yaşıyor hislerim.

Olsun be! Mutlu kalmayı öğrendim…

BİZ BÖYLE BÜYÜDÜK…!!

Bizim çocukluğumuzda annelerimiz çalışmazdı.
Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım.
Hatta Babamın bile anahtarı yoktu.
Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi.
Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki. . .

En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.
Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.
Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik.

Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık.
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
Mahallemizdeki teyzeler Annemiz gibiydi.
Susayınca girer evlerine su içerdik.
Ya da pencereden bize bir sürahi bir bardak uzatırlar, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.
Kısacacı evine gidip gelen elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
Bu bazen bir kurabiye, bazen bir meyve olurdu.

Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.
Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.
Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştırırlardı bizi…
Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.
Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz,
onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi,
en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.

Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.
Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.
Azar işitip, acillere taşınmazdık.
Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik.
Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.

Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.
Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki.
Komşumu tanımıyorum ama evinin camında,
temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum.
Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.
Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece ;
bilmem kaç kuruş hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.
Evlerimiz var, içinde yaşayan yok.
Parklarımız var, içinde oynayan çocuk yok.
Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar,
ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar…
Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..

Tahta iskemlelerimizde oturan yaşlılarımız,
onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu.
Ben kapılarında ‘ vale ‘ lerin, ‘ bady ‘ lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir.
Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp,
taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.
Benim değildir bu kültür. Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.
Nedir bunlar?
Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.

Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
İyi de neden böyle olduk ?
Biz mi istemiştik? Yoksa birileri mi böyle istedi?..
“Her toplum hakettiği gibi yönetilir” derler ya, hakettiği gibi de yaşar diyelim mi ?”

BEN OKUDUM VE ÇOK AĞLADIM :( SİZLERİ BİLEMEM?

Hayırlı Evlat!! Gerçek öykü

İhtiyar adam tapu dairesinden çıkarken sevinçliydi. Kendi kendine düşünüyordu;
‘-Oh. . be ferahladım. Ölümlü dünya’.
Oturduğu evin tapusunu, çocuğunun üstüne kaydettirmişti. Tapu dairesinde çıktıktan sonra bir küçük lokantada öğle yemeğini yedi, vakit geçirmek için parkları dolaştı. Akşama doğru eve gitmek için yola çıktı. Bir yandan düşünceler içindeydi;’
-Biz öldükten sonra bir sürü işlemle uğraşması gerek. Ne diye eziyet çeksin yavrum?
Oğlunun kendisini nerdeyse zorla doktora götürüşü aklına geldi;
‘-Kerata amma ısrar etmişti. Sağlığıma verdiği önem kadar, ziyarete gelmeye de önem verse ya.
Bir an dalgınlaştı;

‘-Gerçi, gelin bizle geçinmeye çalışmıyor ama…’ derin bir nefes aldı
‘-Boş ver canım, ne de olsa torunlarımın annesi. Eşine, çocuklarına iyi baksın da…’
biraz da kendini teselli etmek için söylendi …

biz bu gün varız, yarın yoğuz.
Evine yaklaşınca yine durgunlaştı,

-Bakalım hanım ne diyecek? Gelin gelip-gitmiyor diye biraz kırgın ama…. ‘
Düşünceler içinde zili çalarken, güleryüzlü olmaya çalıştı;

‘-Yook, iyi oldu canım. Biz ölünce oğlan rahat edecek, kötü mü?’
Hanımı kapıyı açtı. Gülümsemesini bozmamaya çalışarak hanımına;
-Nasılsın hanım bu gün bakalım?
Hanımı elindeki çiçek suladığı kabı gösterdi;
-Ne yapayım, bir iki çiçekle uğraşıyorum yeşillik olsun diye.
Eve girerken devam etti;
-İnsan şehirde özlüyor çiçeği, yeşilliği.
-Eee. . köy gibi olmaz buralar tabii.
Kadının durgun yüzünde acı bir tebessüm dolaştı;
-Köy gibi olmaz dimi? Şimdi köyde o! lsak ne güzel olurdu.
İhtiyar adam bir an yüzüne baktı hanımının;
-Sen köyü pek sevmezdin! Geçen sene bir ay kalalım demiştim de ‘-Ben torunları özlerim. ‘ Diye tutturmuştun.
Kadın, yüzünü çiçeklere doğru döndü;
-Ne bileyim ben, düşündükçe bunalır oldum buralarda. İnsan çocukluğunun geçtiği yerleri özlüyor. Ağaçların altında, bahçelerdeyürümeyi özlüyor.
-Allah Allah ! Tamam hanım gideriz. Sen iste yeter ki. Hele havalar ısınsın biraz gideriz
-Havalar kim bilir ne zaman ısınır. Beklemek şart mı?
-Yahu hanım, bunca yıllık eşimsin hala seni tam anladım diyemiyorum. Bir gün köye gitmem diye tutturuyorsun, bir gün de hemen gidelim diye. Dur da bu gün ne oldu anlatayım.
Kadın endişeyle baktı kocasına;
-Noldu, oğlanı mı gördün?
-Yok canım, nerden göreyim !
Koltuğuna oturdu, koynundaki tapu kağıdını çıkardı.
-Bu nedir biliyor musun?
-Hayırdır?
-Hanım, yarın ne olacağı belli olmaz, vademiz gelir de ölürsek, oğlumuz kapı kapı uğraşmasın, diye evin tapusunu onun üstüne yaptım.
Hanımının tepkisini beklerken, onun yüzündeki acı gülüşü gülümseme sandı. Hanımı fısıldar gibi söylendi;
-Oğlumuz da bu gün buraya gelmişti, öğleden önce.
-Öylemi, vay hayırsız. Demedin mi, ‘uzun zamandır niye gelmiyon’ diye.Seni üzülmesin diye söylemiyordum ama ‘bizi unuttu’, diye kızmaya
başlamıştım. Torunları da getirdi mi?
-Murat’ı getirmiş. O da ‘-Sıkıldım, gidelim. ‘ Deyip durdu.
-Vay kerata vay. Akşam gelse de ben! de görseydim. Neyse, hayırdır, gündüz vakti niye gelmiş ?
Hanımı elindeki kapta suyu bitmiş olduğu halde, çiçekleri sular gibi durarak masadaki kağıdı gösterdi;
-Şu kağıdı getirmiş.

İhtiyar adam, hanımının sesinde bir titreme hissetti ama emin olamadı. İçindeki sevinci kaybetmemeye çalışarak masadaki kağıda uzandı. Bir mahkeme kararı olduğunu gördü. Yaşlı kadın kızaran gözlerini kocasının görmemesine dikkat ederek, eşinin kolundan tuttu koltuğa oturmasını sağladı, tekrar çiçeklere doğru uzaklaştı.

İhtiyar adam, yakın gözlüğünü çıkardı ve içinden yavaş yavaş okudu.

‘ Yaşı ilerlediği ve aklı muhakemesi yerinde olmadığına ve ekonomik
varlığını idare ve idame edemeyeceği, ekteki doktor raporuyla da tespit edildiğinden, taşınır ve taşınmaz varlıklarının, resmi varisi oğlu Süleyman tarafından idaresine karar verilmiştir. ‘

Resmi kağıt, yaşlı adamın elinden yavaşça yere kaydı. Başını yere eğdi, kağıda boş boş bakmaya başladı. Hanımı, gözlerini sildikten sonra çiçeklerin başından ayrılıp yanına geldi. Eşinin titreyen ! ellerini tuttu. İhtiyar adam, oğlunun neden kendini doktora götürdüğünü anlamıştı. Yüreğindeki sızıyı bastırmaya çalışarak;
-Üç senedir uğramadık, köydeki ev ne haldedir?
-Canım ne olacak, bir gün de temizlerim ben.
-O evde, dizlerin üşürdü senin.
İhtiyar kadın, daralan göğsünü hafifçe bastırdı, ‘Yüreğimin üşümesi daha kötü diye düşündü’.
-Merak etme, üşümem…üşümem…
-Yarın mı gidelim diyordun?
-Sen bilirsin bey.
-Eşyaları bir taksiye atarsak, Son otobüse yetişiriz.
-Olur. . Köyde zaten iyi kötü eşya var, ben hemen hazırlanırım.
-Hazırlan. Şu kağıdı da tapuyla beraber masaya koyuver, oğlan gelince aramasın.
İhtiyar adam, içinden düşünüyordu, ‘-Dünya fani, Allah Yar’

İhtiyar kadın, birileri gelmeden gitmek ister gibi telaşla hazırlanıyordu. Giysileri bir çantaya tıkıştırdı. Fotoğrafları duvardan toplarken oğlununkine bir an baktı, aldı, bir an düşünüp çantaya koymaktan vazgeçti. Masadaki kağıtların üstüne ters olarak bıraktı. En son duvardaki bir küçük patiği aldı, öptü. Bu büyük torununa ördüğü ama küçük gelmeye başlayınca hatıra olarak sakladığı mavi patiklerdi. Çantaya, fotoğrafların üstüne yerleştirirken, mavi patiklerin üstüne düşen göz yaşlarını yavaşça sildi!

HAYATIN ANLAMI -HiKAYE

HAYATIN ANLAMI -HiKAYE
Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı… Bulduğu hiçbir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş.. Ama aldığı cevaplar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş. Dolaşıpherkese bunu sormaya karar vermiş. Köy, kasaba, ülke dolaşmış bu arada za…man da durmuyor tabi ki. Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona ‘Şu karşıki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar. İstersen ona git belki o sana aradığın cevabı verebilir.’ demişler.Çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş. Bilge ‘Sana bunun cevabını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor.’ demiş. Adam kabul etmiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silmebir şekilde zeytinyağı doldurmuş. ‘Şimdi çık ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel. Yalnız dikkat et kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin eğer bir damla eksilirse kaybedersin.’ Adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış ‘Evet, kaşıkta yağeksilmemiş, peki bahçe nasıldı? ‘. Adam şaşkın bir şekilde şunu söylemiş: ‘Ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki.’. Bunun üzerine bilge ‘Şimdi tekrar bahçeyidolaşıyorsun kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel.’ demiş. Adam tekrarbahçeye çıkmış gördüğü güzellikler büyülemiş muhteşem bir bahçedeymiş çünkü. Geri geldiğinde bilge, adama ‘Bahçe nasıldı? ‘ diye sormuş. Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış. Bilge gülümsemiş, ‘Ama kaşıkta hiç yağ kalmamış.’ demiş ve eklemiş: ‘Hayat senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün hayatın akıp gider sen farkına varmazsın.. Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın akıp giden zamanın anlam kazanır…Hayatının anlamı senin bakışlarında gizlidir.’……….

Mehmet Akif Ersoy

Sitemizde şuan:
Gazeteler
manşetler
Günlük Burç
Günlük Burç
Piyasalar
Hava Durumu
BURSA

BURSA
Şiir Bahçesi
Sayaç






radyo